

Kâh bir kenti ortadan ikiye ayıran duvarın; kâh müzikli, tekmili çok kısım şarkılarımızın dokunsak kırılacak yeridir Sema. Sesiyle her an göçmeye hazır bavulları, bavulların içinde kara trenleri, kara trenlerin içinde de hikâyelerimizi, söylemek istediklerimizi, söyleyemediklerimizi taşır. Yüz yıllık cilvelerin, tozu sadece fotoğraflarda kalmış sahnelerin bugün de yaşadığını, yarın da yaşayabileceğini gösteren her yanı müzikli aynamızdır.
Tarifsiz kederlerin, sonsuz sevinçlerin kadınsı Gramofon iğnesi diye de bilinen Sema, önce “Çok Uzaklardan Geldik” diyenlerin, sonra sanat müziğinden, tasavvufa, cazdan tangoya Türkçe söylenmiş şarkıların inandırıcı sesi olarak söyler şarkılarını. Berlin ile İstanbul arasında kurduğu yaşamıyla, müziğimizin pandora kutusunu açar ama kaosla değil, kutuda kalan umutla ilgilenir.
Ankara’da Sema Yörükoğlu adıyla doğar Sema Moritz. Sonra ikinci kez müziğe 1980’li yıllarda doğar. Bu kez mekân duvara yazgılı kent Berlin’dir. Aslında eğitim fakültesinde yüksek lisans eğitimi yapmak için gelir Sema soğuk savaşın ikiye ayırdığı Berlin’e. Ama kentin ruhundan mıdır, Sema’nın müziğe olan tutkusundan mıdır bilinmez bir yoldur önünde uzar gider:
“Müziğe Berlin’de başladım. Çünkü üniversiteyi bitirip yüksek lisans için yurtdışına çıkmıştım. FU’ya (Berlin Hür Üniversitesi) Eğitim Fakültesine de kaydımı yaptırmıştım. Orada yüksek lisans yapacaktım ama gönlümün bir yanında hep müzik vardı. Şarkı söylemek istiyordum. Berlin’de de özgürlüğüm bana şarkı söyleme fırsatı verdi.”
Yabanel macerasından damıtılan üç kasedin ardından 1985 yılında “Ensemble Kreuzberger Freunde” adlı gruba solistlik yapmaya başlar. Grubun kurucusu Tahsin İncirci ile ortak çalışmaları böylelikle başlar. Tahsin İncirci ile olan deneyim bambaşka pencereler açar Sema’ya:
“Tahsin İncirci çok iyi bir besteci ve Nazım’ı (Hikmet) herhalde Dünya’da en iyi besteleyenlerden birisi. Hatta bence en iyisi, diyebilirim. Çok iddialıyım bu konuda. Çok farklı bir yorum getirmişti Nazım Hikmet’e.”
1986’da “Çok Uzaklardan Geliyoruz” ve Şarkılarım Senin İçin” albümleriyle “Ensemble Kreuzberger Freunde” sürecini ardında bırakan Sema bu kez kendi grubu Taksim’i kurar. Türkiye’den yadigâr müziği, Türkiye’den miras sesini caz müziğin serin, dayanılmaz maviliğinde dolaştırır Taksim grubuyla.
Daha sonraki dönemlerde de dini müzikten tangoya, kantoya kadar bir çok türü dener. Bu bir arayıştan ziyade kendi kimliğiyle kültürel yüzleşme çabasıdır Sema için:
“Ben çok sevdiğim şarkıları söylemeyi seviyorum. İlahiler ve nefesler benim bir yanım. Ama ben en son olarak çok önemli uluslararası festivalde mevlit okudum tek başıma. Ben bundan ürkmüyorum çünkü mevlitte benim kültürüme ait, ilahiler nefesler de benim kültürüme ait. Tangolar da benim kültürüme ait. Arayış derken; ben Bertolt Brecht’in şarkılarını da seviyorum. Ben Hans Eissler’e hayranım. Kendimi çok yakın buluyorum. O Lied’lere de kendimi çok yakın buluyorum. Ben kendi kültürümü tanıyorum ve biraz da kendi kültürümle yüzleşmek, biraz hesaplaşmak, biraz dokunmak istiyorum.”
Çeşitli uluslardan karma müzisyenlerden oluşan Taksim grubuyla caz formunda üç albüm hazırlar Sema. “İstanbul’u Dinliyorum”, "Sihir" ve Tuncel Kurtiz’in de katıldığı “Şeyh Bedreddin Destanı”. Daha sonra Berlin’de biriktirdiği bilgi ve deneyimleri de yanına alan sanatçı bir üniversite projesi sayesinde İstanbul’a, İstanbul’un şarkılarını toplamaya gider. Ancak Berlin ile İstanbul arasında yaşayan birçok sanatçının aksine Sema’nın müziğinde ve sanatında Berlin biraz daha “bizim memlekettir(!)” Sanki:
“İstanbul’da müzik yapıyorum, çok farklı işler yapıyorum. Tiyatro yapıyorum, farklı türlerde şarkılar söylüyorum. İstanbul şarkıları, ilahiler söylüyorum. Ama bu kadar farklılığı ve çeşitliliği bana Berlin öğretti.”
Oysa bir çoğumuz İstanbul’u çok kültürlülüğün merkezi olarak bilsek de Sema bunu daha farklı değerlendiriyor: “Berlin’de biz duvarların arasında kalmıştık ama buna rağmen çok kültürlü yaşıyorduk. Benim Berlin’de Brezilya’dan İran’a kadar çok farklı bir çevrem vardı. Berlin’in benim için en anlamlı yanlarından biri budur. Farklı kültürlerle kendimizi harmanlamıştık. Ve şöyle bir şansım vardı; Berlin’de çok ciddi oranda iyi müzisyen, iyi icracı vardı ve bunlara ulaşmam çok kolaydı. İstanbul daha farklı. İstanbul artık çok kültürlü değil. Çok kültürlülüğü yeniden keşfetmeye çalışıyor.”
Çok kültürlülüğünü arayan şehir İstanbul’un izinden gelir yedi tepeli şehre gelir Sema. Önce kentin ruhani dünyasından binlerce yılın kalıtı tasavvuf müziğinde soluklanır. Bunu bir albüme ve festivallerde sahne performansına dönüştürür.
Derken Belki İstanbul’un poyraz rüzgârından, belki de çilesi ağırlığından fazla kaldırımlarından olsa gerek İstanbul’un unutulmaya yüz tutmuş şarkılarına yönelir:
“Bizde biraz bellek eksikliği var. Türkiye’de nostalji dediğiniz zaman, 1960’larda başlıyor. İşte Ajda Pekkan’la, Neşe Karaböcek’le… Onları yermek için söylemiyorum. Ama bizim bir ön geçmişimiz var. Son derece sağlam, ciddi bir kültürümüz var. İstanbul’da bir İstanbul Hanımları var. Onlar 1895’lerde başlamışlar ve 1940’lara kadar İstanbul inanılmaz bir kadın şarkıcı patlaması yaşamış. İşte ben bunu anlatmak istiyorum. Bunu tekrar gündeme getirmek istiyorum. Bunların notalarını çıkarıyoruz, bunları herkesin kullanabilmesini istiyorum. Bu şarkılara insanlar yeniden gözatsınlar istiyorum.“
Şehr-i İstanbul’un surlarını, çarşılarını, yokuşlarını, rıhtımlarını, sokaklarını ve hatta şarkılarını bugünlere taşıyan kadınları arar Sema hüzünsüz ve pürüzsüz sesiyle. 2006 yılında bu arayış Ekho- Efsane Hanımlar albümü ile somutlaşır. Artık cumbalarında unutulmuş çamaşırlar kadar beyaz, coşkuludur kentin şarkıları. Ve o şarkılara ikinci bir hayatı, yeniden doğuşu bağışlayan Sema; bunu bir tür sahip çıkma olarak değerlendirmekte:
“Almanya’yı düşünsenize, kendi kültürüne o kadar sahip çıkıyor ki, Fransa’da çok sahip çıkıyor… Ben de bizim kültürümüze sahip çıkmak istiyorum. Var bunlar… Ve ben şarkıyla bir şeyi anlatmayı çok seviyorum. Şu anda belki duygularımı çok iyi anlatamam ama size bir tango söylediğimde zaman siz o tangoyu çok seveceksiniz…“
Sevecek miyiz gerçekten? Sanıyorum, seveceğiz. En azından şehirlerin kırk kapılı, kırk köprülü yollarından geçmiş, müzik nedir, hayat nedir bilen sakinleri seveceklerdir.
Ömrünü ve müziğini iki kente bölen bir sanatçı için artık tek kimlikli, tek yörüngeli müzik mümkün olmuyor. Üstelik bütün sanatını, çok kültürlü bir kente borçlu olduğunu düşünen Sema için bu artık geriye dönüşü olmayan güzel bir yoldur. Ancak tabii ki Alman ve diğer göçmen müzisyenlerle müzik yapmanın farkı, avantajları da vardır. Sema’ya göre Almanlar görkemli bir disiplinle mükemmele ulaşabiliyorken, özellikle Türkiye gibi ülkelerden gelen müzisyenler ise daha romantik yaklaşıyorlar. Ama bu bir kaos nedeni değil.
Bunun kaosa dönüşmemesinin, şarkıların kokusunu paylaşmanın yolunun ise bazan bir hamsi tavadan geçebilmektedir:
“Kaos değil, bambaşka birşey oluyor. Örneğin Sihir albümünde bir Karadeniz türküsü var. Bu türküyü çalarken çok güzel çalıBu türküyü çalarken çok güzel çalıorlardı ama hızlı olunca birşeyler kaçıyordu tabii. Demiştimki; yaa siz hiç tavada hamsi kızarttınız mı? Yok, dediler. Hadi o zaman haftasonu bana hamsi yemeye davet ediyorum, dedim. Onlarla birlikte hamsi kızarttık. Ve onlar böylelikle bu işin kokusuna da vâkıf oldular. Ve çok güzel bir iş çıktı.“
80’li yıllarda başlayan müzikal yolculuğunu çay molası vermeden sürdüren Sema, Sadece iki kenti, sadece iki kültürü değil aynı zamanda eski plaklarda ve kitaplarda kalan şarkılarımızı, kültür mirasımızın en kırılgan ezgilerini yarınlara işliyor. Üstelik bu kez unutmamacasına…
Ufuk Danışman, 4 Kasım 2008
© 2007 Rundfunk Berlin-Brandenburg